Kategori arşivi: Türklük

Türk ırkı,türk tarihi,türk edebiyatı,türklük hakkında herşey

Kağanın Kutluluk Alameti; Tanrı kendisine yar olmadı

Kağanın Kutluluk Alameti; Tanrı kendisine yar olmadı

Türklerde yaradılış ile insanın “kutlu” olması arasında önemli bir bağ bulunur.  Kutlu insan önemlidir, Tanrı’dan armağandır. Mesela Türk milletinin hakanları Tanrı’dan kut almış, kutlu kişilerdir. Göktürk Yazıtları’nda da bunu görebiliriz: “Küçükler, büyükler gibi yaratılmadıkları için bilgisiz ve kötü kağan olmuşlardır.” Öyle ki daha sonraları hakanların unvanlarına “Tengride kut bulmuş” eklenmektedir. “Tengri teg Tengride bolmış Türk Bilge Kağan”  sözü ile başlayan Göktürk Yazıtları da en güzel örneklerdendir.

Göktürklerde hakana kut, Umay tarafından değil, doğrudan yüce Tanrı tarafından veriliyordu. Kut, canlı ve cansız bütün varlıklarda vardır. Kişioğlu öldüğünde dahi kut insandan ayrılmaz. Türklerde büyük devlet adamı olmanın gerçek felsefesinin de kut olduğu bilinmektedir. Kut, süresizdir. Göktürklerde Tanrı’nın verdiği devlet ve ululuğun kısa sürede kaybolduğunu görmeyiz. Fakat Tengri’de kut bulmuş Türk kağanlarının kutu sürekli değildir. Yine kadim kitabelerimiz olan Göktürk Yazıtları’nda Üze Tengri ile mukaddes yer ve suların onayı geçmektedir. Daha açık olmak gerekirse “Kağan kutı toplamadı” yani “kutluluğu yar olmadı” denir. Buradan anlaşılacağı üzere Türk mitolojisinde de sıklıkla rastlanan Oğuzların yer ve sularından gelen gücü kaybederek, kutlanmamıştır. Tanrı tarafından kağanlığa uygun görülmedi anlamı çıkmaktadır. En güzel ifadeyi ise Hüseyin Namık Orkun “Tanrı kendisine yar olmadı” diyerek belirtmiştir.

Kadim kitabelerimizde yazdığı üzere “Türk milleti yok olmasın ve Türk’ün yeri ile suları sahipsiz kalmasın” diye Tanrı tarafından Türk hakanlarına kut verildiğini görürüz. İl-Teriş Kağan ve İl Bilge Hatun’a Tanrı tarafından kut verilmiş, ululuğa eriştirilmiştir. İl-Teriş Kağan, Kutluk(Kutlu) Kağan adını hakan olduktan sonra yani Tanrı tarafından kutlanıp, ululandıktan sonra almıştır. Kaynaklarda Kutluk Kağan’ın doğuştan kutlu olduğunu gösteren bir belge yoktur. Ancak onun karakterinin kut bulmaya layık olduğu aşikârdır. Hüseyin Namık Orkun’un kut bulamayanlar için söylediği “Tanrı kendisine yar olmadı” sözünü, Kutluk Kağan için “Tanrı kendisine yar oldu” olarak ifade etsek, yanılmış olmayız.

Tanrı Türk’e Yar Olsun.

Altay Dağları’nın Silahçısı Türkler

Altay Dağları’nın Silahçısı Türkler

Veylerin kendilerine karşı sürdürdükleri saldırılar sonucunda yenik düşen Juan-Juanlar(Avarlar), yeniden bağımsızlıklarını elde etmek için Tölöslerin sürekli düzenlediklere saldırılara karşı koymak zorunda kalıyorlardı. Tölöslerin bu yılmayan saldırı isteklerine karşı Juan-Juanlar artık dayanmakta zorluk çekiyorlardı. Tölösler, komşularından Avarlara dair düzenledikleri isyankar saldırılar için yardım istiyorlardı. Tölöslerin bu saldırı planından haberdar olan bir Altaylı bunu Juan-Juanlar’a ihbar eder ve ayaklanma başlamadan bastırılır. Daha sonra Altaylarda Avar hakimiyeti kendini gösterir. Fakat o güne kadar adını sadece Çin kaynaklarından öğrendiğimiz Tu-kiu’yu(Tu-küe)  tanımaya başlıyoruz. Jean-Paul Roux, bu durum için şöyle diyor: “ Bu adın içinde ya tekil olan Türk ya da büyük olasılıkla çoğulu olan Türük kelimesi gizlidir.” Bu sanmalara son sözü sogdca yazılmış olan bir yazıt “Trwk” olarak koyar. Türk ya da Türük olarak yazılan büyük yazıtlar keşfedilir. Türk kelimesi “güçlü” ya da “güçlüler” anlamına gelmektedir. Roux’a göre bu ifade kavime ya da boya ilişkin bir kimlikten dolayı değil de siyasal bir örgütlenmeden kaynaklanmaktadır. Tüm dünyada büyük sükse ile yankılanacak olan “Türk” ismi müthiş bir damga vurmuştur.

Bumin Kağan, Çinlilerin “tu-men” olarak tanıdığı Türk kağanı Tu-kiu’lerin lideri, Juan-Juanlar’ın(Çinliler “uğuldayan böcekler”  olarak bu adı vermiştir) kağanına yapmış olduğu hizmetin farkındadır ve bu hizmetinin karşılığı olarak kağanın kızlarından biri ile evlenmeyi istemiştir. Juan-Juanlar’ın(Avar)kağanı bu istek karşısında öfkelenmiştir ve Bumin Kağan’a “Sizler Altay Dağları’nda bizim silahlarımızı imal eden demirci kölelerimiz değil misiniz?” diyerek bu teklifi reddeder. Bumin, bu cevaba karşı hiddetlenir ve “köle” olmadığını ispata girişir. Elçilerinden birini Vey hanedanından bir prensesi istemek üzere Çin’e gönderir. Çin sarayına kabul edilen elçinin isteği kabul görür. Vey ve Avar prensesini eş değer gören Bumin Kağan, Çinli prenses ile evlenir. Çin imparatorluğundan da yardım alan kağan, “İmparator Damadı” olarak anılır. Bumin’in hıncı artık engellenemez bir hale gelir ve Juan-Juanlara başkaldırır. İlk karşılaşmada Juan-Juanlara karşı zafer elde eden Bumin güçlenir. Juan-Juan kağanı ise “demirci kölelere” yenilmesinden kısa süre sonra üzüntüsünden ölür.

Altay Dağları’nın silah imalatçısı demirci köleleri artık gücünün öfkesi ile adından söz ettirmektedir.

Türk Milliyetçiliğinin Babası Ziya Gökalp

Türk Milliyetçiliğinin Babası Ziya Gökalp

“Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin Namık Kemal, fikirlerimin Ziya Gökalp’tır.”

Mustafa Kemal Atatürk

Türk milliyetçiliğinin fikir babası olarak bilinen Ziya Gökalp, aslen Suriye Türkmenlerindendir. Türkçülüğün fikir babası olarak da değer gören ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekilliği yapan Gökalp; yazar, şair, toplumbilimcidir. Eserleri arasında Türkçülüğün Esasları, Türk Medeniyeti Tarihi, Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak, Türk Töresi, Kızıl Elma, Altın Işık ve Yeni Hayat en fazla bilinenler arasındadır.

Türkçüğün Esasları adlı eseri ile Türk kültür ve geleneğinden, Türk diline, ulusal bilinci güçlendirmeye, ulusal dayanışmayı güçlendirmeye, sanatta Türk ve dünya tarihindeki yerimize, ahlakta Türkçülüğe, hukukta, dinde, felsefede, siyasette ve ekonomide Türkçülüğe kadar her alanda fikirlerini belirterek, gelecek neslin nasıl doğru hareketler ile kendini ve milletini geliştirebileceğinden bahsetmiştir. Ziya Gökalp, yalnızca yetişkin Türk gençliği için eserler vermemiştir. Türk çocuklarına milli birlik duygusu veren, tarihinden, folklorundan öğretiler de sunan çocuk şiirleri de yazmıştır. Altın Işık, Yeni Hayat ve Kızıl Elma şiirlerinin toplandığı eserlerdir. Gerek makaleleri olsun, gerekse şiirleri veya masalları olsun daima gençlere milli ve ferdi ahlakı telkin etmek; fikri kıymet taşıyan gençlere yeteneklerine göre iş bulmak; gençleri devlet adamı, öğretmen gibi milletine ve vatanına yararlı olacak şekilde hazırlamıştır. Meclis-i Mebusan’da da bu sebeple bulunmuş ve hizmet etmiştir.

Ziya Gökalp’ın Türkçülük üzerine söyleşilerinden ve dönemin önde gelen fikir babaları arasında yer almasından haz etmeyenler de vardı. Malta’da sürgünde olduğu yıllarda kendisini ikinci cumhuriyetçi olarak nitelendiren Ali Kemal’in bir Fransız gazetesinde Gökalpi için dediği “’Ziya Kürt`tür’  yazısı ile ‘Kürt olduğu halde Türkçülüğe hizmetle kendi milletine ihanet ettiğini…’”  sözlerindeki ithamları görmüştür. İstanbul`un işgalinden sonra, Malta`da sürgünde olan Ziya Gökalp, “Ali Kemal’e” başlığı ile bir şiir yayınlamıştır. İşte o cevap şiirinin günümüzde her Türkçü tarafından bilinen son dörtlüğü:

“Türklük hem mefkûrem, hem de kanımdır:

Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!

Türklük hâdimine “Türk değil!” diyen,

Soyca Türk olsa da “piçtir! Türk değil!”

Vefatının 92.yılında Türkçülüğün fikir babası olan Ziya Gökalp’ı rahmet ve minnet ile yad ediyoruz.

“Olamaz Türk’e Baş Türk’üm Demeyen!”

Ziya Gökalp

Türk Diyarında Türk’ten Neden Korkulur?

Türk Diyarında Türk’ten Neden Korkulur?

Türkiye, Türklerin diyarı olan kutlu topraklara verilen isim. Selçuklu döneminden kısa bir süre önce bu ad ile başka milletlerin kaynaklarında anılan Türkiye, bugünlerde yabancı medyada gücünü kaybetmiş gibi aksettiriliyor. Türk’ün devleti gücünü kaybetmez. İçeride ekmek yedirip, su içirdiğimiz hainlerin bizi tahrip etmesine rağmen, hala milli birliği bozulmayan bu altın ırkın diyarında güç kaybedilmez! Her ne sebeple olur ise olsun parçalanmayan, birlik olan milletin gücünden dolayı Türk diyarında, Türk’ten korkulur.

Türk, baş kaldırır da “dur!” der ise, durdurur. Gözlerimizde perde var idi, şanlı askerimizin kanını görerek açtık. Gözümüzü kapatmışlardı, milli benliğimizi bilerek açtık. Bir tomurcuk gül idik, katmer katmer heybetimizle açtık.

Biz gücümüzü toplar iken etrafa Türklük dehşeti saçıyoruz. Saçı saçmak bizde atadan beri vardır. Tanrı’ya armağanımızdır. Kutsalımıza binlerce yıl önce içeceğimizi sunduk, binlerce yıldır da kanımızı sunuyoruz. Bu ülkede bayrak gibi kutsal bildiklerimizden olan bayrak için can veren şehitlerimiz için öfkemiz her yanı sarıyor. Öfkemizin gücünden dolayı, devlete bağlılığımızdan dolayı Türk diyarında, Türk’ten korkulur.

Ülke içerisinde yaşamasına hak verdiğimiz, hak vermekle kalmayıp bir de bu ülkede hak iddia edip de, acunun neresinde giderse gitsin, dönüp geleceği bir evinin olmasına imkan verdiğimiz hainleri vatandaş bilip, kimlik edindiriyoruz. Türkiye vatandaşlığı kimliği ile dünyada kendisini Türk diye tanıtıp, bir yer edinen varlıklar, ülke sınırları içerisinde devletin onlara bakmadığını iddia ederek, türlü kötülükler ve kanı bozuklukla bize hinlik düşünmektedir. İplikleri pazara çıkınca akla gelmeyen garibanlık edebiyatıyla, gereksiz konularda gösterdikleri duyarlılıkla, aslı olmayan suçlamalarla ve iftiralarla ülkede Türkler ve Türk olmayanlar arasında bir ayrımcılık olduğunu ileri sürmektedirler. Bu kutlu ırkın topraklarında bir ayrımcılık olsa idi eşitlik sağlayan vatandaşlık kimlikleri mi olurdu? Eşitliğin daniskası olan eğitim kurumlarında çocuklar birlikte mi okurdu? Yetişkinler birlikte mi çalışırdı? Şehirler, caddeler, sokaklar birlikte mi kullanılırdı? Hepsini geçelim, bu nankörlere dünyadaki varlıklarını iddia edebilmeleri için kimlik mi verilirdi? Asla bir Türk’te bulunan asilliğe sahip değiller. Yaşadığı ülkeye hainlik edenler, nefes aldıkları toprakların hakimi olan devleti beğenmiyor ise kimliklerini devlete verip, ülkeden çıkıp gitsinler. Yapamazlar! Neden mi yapamazlar? Bu beğenmedikleri devletten başka sahiplenenleri olmaz. Ülke sınırlarından çıktıkları anda toz ederler. Zerresi her bir yana dağılmış, ne olduğunu bilmeyen çamurun kurumuş tozu olurlar.

Çamuru kurutacak, toz edeceğiz! Tozu, öfkemizin rüzgarı ile üfürecek, yok edeceğiz!

Tacı Haine Giydirmeyeceğiz!

Tacı Haine Giydirmeyeceğiz!
Uyanıyoruz! Yıllarca üstümüze serpilen ölü toprağını artık üstümüzden silkeliyoruz. Üstümüzde değil ölü toprağının ağırlığı, bize uyuşukluk verecek en ufak bir toz zerresine tahammülümüz yok. Artık sesimiz daha gür ve biz Türk diyarına gönül vermişler artık meydanlardaki yerimizi aldık. Devlete düşman, kin besleyen, nefret duyan ideolojilerin gariplik edebiyatı yapanlarına geçit vermemek üzere meydanlardayız. Türk’ün hakkını arıyoruz. Hakkımızı arıyoruz. Sesimizi çıkarıyor ve bilgimize güvenerek, soyumuza atılan iftiraların içinden alnımız ak çıkıyoruz.

Bir Türk’ün, genç ya da yaşlı fark etmesizin, damarlarında asil ırkın kanının dolaştığı her Türk’ün soyunun alnını ak, başını dik tutması gerekiyor. Türk kimliği, bize verilen bir emanet. Emanete gereken değer verilmeli ve korunmalı. Son yıllarda gerek sosyal medya etkisi, gerek artık her türlü materyale kolay ulaşılabilir olmasından dolayı kaynak edinmek zor olmuyor. Hiç kitap okumayan bireyler dahi artık zihne yer edebilecek özellikte bir görsel veya fotoğraf sayesinde veya paylaşılan görsellerin amacına uygun açıklamaları sayesinde tarih, kültür, örf ve adet, ananeler artık bilinir hale geldi. Peki, bu nasıl oldu? Gençler artık uyumaya son verdi. Son verdi de ses çıkarmaya, biz de varız demeye, damarımızdaki soylu kanı taşımaya layık bireyler olarak yaşamı sürdüreceğiz demeye başladılar. Gençler, milli benlik duygusunun her zaman diri tutulmasına hizmet veren belgeseller, kitaplar ve seminerler ile kendilerini geliştiriyorlar. Türk büyüklerini anma törenlerine katılarak, günümüz Türkiye’sine gelene kadar ne türlü uğraşlar verilmiş, zorluklar yaşanmış öğreniyorlar. Yeterli mi? Hayır. Daha fazla! Daha da fazlası lazım.
Türk genci denildiğinde, karanlığı aydınlatan dolunay, gündüzü yaşatan güneş akla gelmelidir. Bir Türk genci; gece ay, gündüz güneş olmalı. Karanlık gecelerin parlayan yıldızı olarak gökyüzüne imzasını atmalı. Okumadan olmuyor. Okumak lazım. Tarihi bilmeden, milli kültürü bilmeden bu çağın Türkiye’sinde yaşamak zor. Birilerinden önde olmak, benimsediğimiz ideolojinin temellerini sağlamlaştırmak için kendimizi geliştirmemiz lazım. Kulaktan dolma bilgiler ile bu ülkenin hainine savunma yaparken bir noktada tıkanır ve noksan kalırız. Bilgiler kulaktan dolma ile olmayacak, okuyarak beyne dolacak ki kanımız ile tarihimizin kuvveti harmanlanacak ve ırkımızı, bize armağan olarak verilen altın ırkımızı parlatacağız.
Ne mutlu Türk’üm.

Ulu Türkçü Hüseyin Nihal Atsız

Huseyin Nihal ATSİZBilmek bir parça da yaşamaksa, o halde yaşanabilecek olanın en değerlisini yaşamak, Ulu Türkçü Nihal Atsız’ın payına düşmüştür. Zira hiçbir işkence, onu, büyük düşüncelerinin ardından koşması için engelleyememiştir. Muhteşem saydığı yüksek gaye uğrunda nice feragat ile daima çalışmış, Türk varlığı, Türk birliği, Türk dili, Türk tarihi, Türk edebiyatı böylece tekrar ruhun halis ve çevik kuvveti, bilgi için en derin arzu halini almıştır. Ulu Türkçü Hüseyin Nihal Atsız yazısına devam et

İnsancılık

İnsaniyet ile ilgili çok ateşli ve becerikli sözler söylenir. Oysa insanı insan yapan, insaniyet göstermek değil, tarihi düşmanlarla dost olunmayacağını bilmektir. Hakikatleri unutarak ve avunarak insancıl olunmaz. Pek çok gözlerle ağlayanlar değil, kendi milletini, milliyetini yükseltmek için istenen refahı anlamlandıran gözler daima ileriye bakar, bakabilir. Harap ve bozuk bakışlar bazen gözlemci, bazen bilimci, bazen sevici, bazen okşayıcı, bazen insancı ama asla ülkü halini alamayacak kadar perişandır. Zira ayaklar altında çürümüş rutubetli fikirler, iş hâline gelmez, uygulanamaz. Esas kendilerini inandırdıkları, hakikat olamayacakları söylemeye mahkûm olduklarıdır. İnsancılık yazısına devam et