Cinsel Sevgi ve Aşkın Değer Açısından Anlamı

Ahlâki bir değer olmasından ötürü, sevgide özgürlük ve sorumluluğun temel oluşturduğu bilinince, sırf cinselliğe dayalı sevginin (aşkın) asıl sevgiden uzak bulunduğu kolaylıkla kabul edilecektir. Karşı cinsle birleşme isteğinden ibaret olan cinsel sevgi bireyin kişiliğini oluşturan özgün bir seçme ve kararlaştırma ile asla ilgili değildir.


Evet… Doğa, bireyleri aslında sırf araç olarak kullanır; amacı ise sadece türdür, insan cinsidir. Çünkü doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır, ahlâki olanı değil. Hatta kendisi ile ahlâk arasında tayin edici bir uzlaşmaz çelişki bulunmaktadır. (Schopenhauer)

Nitekim bu cinsel istek ve duygu bazen, belli özellikleri olan bir bireye yöneldiğinde, büyüyüp insandaki diğer duyguları aşarak bir tutkuya dönüşebilir. Bu tutkuyla insan maddî ve içsel hiçbir engel tanımadan amacına ulaşmakta ısrar eder, kendini tehlikeye atar, ölümü dahi göze alır.

Bir insanın âşık olması, çoğu zaman komik, kimileyin de trajik olaylara yol açar. Her ikisinin nedeni de, (âşık erkeğin) türün ruhunun eline geçmiş, onun hâkimiyeti altına girmiş olması ve artık kendine ait olmamasıdır. (Schopenhauer)

Cinselliğin, cinsel sevginin, bu temel içgüdünün buyruğunda, onun gücünün etkisi altında bulunması olgusunun, bugün birçok sinir ve ruh hastalıklarının nedeni olduğu bilinmektedir. Toplum kesin buyruklarıyla bireyin cinsel yaşamına karışmakta, böylece toplumda geçerli ahlâki değer yargıları ile çatışkıya giren bireyin cinsel arzuları bilinçaltına itilmektedir. Bu durumun meydana getirdiği hastalığın geçmesi için nedenlerinin yok edilmesi, bilinçaltına itmenin ortadan kaldırılması, sağlıklı bir cinsel yaşamın kurulması ve böylece toplumun ahlâk anlayışının aşılması zorunlu görünmektedir. Ancak bu cinsel bastırmanın etkilerinin ortadan kaldırılması, sağlıklı bir cinsel yaşama geçilmesi yolunda tümüyle serbest bir aşk yaşamına izin verilmesi, ahlâki düzenlemenin yerini tutmak üzere cinsel yaşamdan gelen bütün ihtiyaçların doyurulmasını içeren kendi kendine bir düzenlemenin öngörülmesi asla kabul edilemez. (Wilchelm Reich)

İnsanı doyuran, sağlıklı ve düzenli bir yaşama kavuşturan etken, yalnızlıktan kurtulmak, karşılıklı sevgi bağı içinde yaşamaktır. Bizleri başarılı ve mutlu kılan, sevgi gereksinmesinin giderilmesidir. Her zaman noksanlığını ve yetersizliğini duyumsayan insanın algıladığı tamamlanma ihtiyacı, ancak sevmek ve sevilmekle doyurulabilir. Sevgi insan yaşamında bir varlık ilkesi olarak, vazgeçilmez bir duygudur.

Buna göre, sevgisiz bir cinsel yaşamın insanın sağlığı açısından yeterli olacağı kesinlikle söylenemez. Cinsel yaşamda dahi kararlayıcı olan, sevgidir. Sinir ve ruh hastalıklarının önde gelen tedavisi ya da bunun ön koşulu sevgi ve anlayıştır.

Cinsel boşalım peşinde koşma, tek başınalığın verdiği huzursuzluktan kurtulmak için umutsuz bir uğraş biçimini ve artan bir ayrı yol olma duygusu ile sonuçlanır. Çünkü içinde sevgi bulunmayan bir cinsel birleşme iki insan arasındaki uçurumu kısa bir süre için kapatsa bile tümüyle yok edemez. (Erich Fromm)

Bugün evliliklerin başarısızlıkla sonuçlanmasının nedeni olarak çiftlerin sırf cinsel uyum sağlayamamaları gösterilemez; sevgi cinsel zevkin ürünüdür denemez; böyle bir düşünceye dayanarak, cinsel yaşamdaki bilgisizliğin giderilmesi ile sağlam ve sürekli bir mutluluğa kavuşulacağı umulamaz.

Sevgi yeterli cinsel doyumun sonucu değildir, tersine cinsel mutluluk hatta onca sözü edilen cinsel teknik sevginin sonucudur. (Erich Fromm)

< < Karımı elimde bir evlenme cüzdanı olduğu için ya da cinsel açlıktan kıvrandığım için değil, onu sevdiğim ve istediğim için kucaklarım >> (Wilchelm Reich)

Evlilikte gerçek bir mutluluğa erişmenin, ahlâki nitelikteki sevgiden başka hiçbir yolu olmadığını kabullenmek üzere Fromm’un aşağıdaki sözlerine kulak verilmelidir:

Mutlu evlilik üzerine tüm yazılanlar birbiri ile iyi geçinen bir çifti tanımlar. Bu tanımlama uyum içinde çalışan işçi kavramından pek farklı değildir. Böylesi bir kişi < < tam anlamı ile bağımsız >> olmalı, işbirliği yapabilmeli, bağışlayıcı ama aynı zamanda tutkulu ve saldırgan olmalıdır. Bu nedenle evlenme kılavuzu kocanın, karısını < < anlaması >> gerektiğini ve ona yardımcı olmasını öğütler. Karısının yeni giysisini övmeli, pişirdiği yemeklerden dolayı iltifat etmelidir. Diğer yanda kadın eve yorgun argın, sinirli ve gergin gelen kocasını anlamalı, onun işindeki sorunlardan söz edişini ilgiyle dinlemeli, doğum gününü unuttuğu zaman öfkelenmeyip bağışlayıcı olmalıdır. Bu tüm yaşamları boyunca birbirine yabancı kalan, < < candan bağlılığa >> ulaşamayan iki insanın, karşılıklı nezaketle davranma ve birbirlerini rahat ettirme çabalarının, iyi işleyen ilişkilerinin toplamından başka bir şey değildir.

Böylesi sevgi ve evlilik kavramında asıl önemli olan tek başına olmanın dayanılmaz duygusundan kaçıp bir şeye sığınmaktır. < < Sevgide >> insan en azından yalnızlıktan kaçıp sığınacağı bir liman bulabilir. İki kişi, dünyaya karşı bir tür ortaklık kurar ve bu iki kişilik bencilliğin sevgi olduğu yanılgısına düşülür. (Erich Fromm)

Ahlâki sevgide karşısındakine sahip olmaya ve sömürmeye yer yoktur. Bu bakımdan Buscaglıa’nın yakınması haklıdır:

Eski ama doğru bir deyiş bulunmaktadır: < < Eşyaları kullan, insanları sev >> derler.

Diğer yandan bu kutsal kavramın yerinde anlaşılması için vurgulanması gereken önemli bir nokta da, < < sevgi >> nin hiçbir zaman < < herhangi bir karşılık beklentisine ya da sahip olma arzusuna >> dayandırılamayacağıdır. (Ahmet Gürbüz)

Görülüyor ki, sevgide duyu ve duygusal yanın öne çıkarılması, onun iradî boyutunun savsaklanması sonucunu doğurmakla, sevgiyi ahlâki bir değer olmaktan çıkarıp, sırf bir doğa olayı kimliğine sokar. Böylece artık o kimilerince, < < olması gereken >> dünyasını temsil eden yüksek düzeydeki insanî yaşamın bir görüntüsü değil, < < olan >> düzeyindeki doğanın bir işlevi, doğaya egemen olan fizik ve kimyasal, biyolojik ve psikolojik güçlerin bir oyunu olarak algılanır.

Onlar, insanı kimyasal süreçlerle işleyen bir makine gibi görürler. Duygular, heyecanlar ve arzular bu düşünürler için bir takım fizyolojik oluşumlarla açıklanabilen, özel bazı durumlardan başka bir şey değillerdir. Ama bu beyler son yıllardaki nörolojik ve hormonal konulardaki yeni buluşlardan habersizlerdir. (Erich Fromm)

Nedir ki, cinselliğe dayalı aşkı oluşturan itki ve dürtülerin ahlâki değerler yönünde egemenlik altına alınması onların kökünden yok edilmesi anlamına gelmez. İnsan doğadan koparılamaz; o, beden, ruh ve tin’i ile bir bütündür. Bu boyutlardan birinin yokluğu ya da bu süreçlerden birinin başarısızlığa uğrayıp geri kalması, sonuçta insanın bizzat kendisinin yok olmasına varır; doğru olan onların birbirleriyle etkide bulunup ancak birbirlerini belirleyerek yaşamı sağlayabilirler.

Nitekim bu konuda Carrel, bilinç etkinlikleriyle fizyolojik etkinliklerin birbirine sıkı sıkıya bağlılığından, aklı ve ruhu beyne yerleşmiş anlayıştan vazgeçilmesi gerektiğini söylemekte, bilincin çalışması ve etkinlikleri için organizmanın bütününün gerekli olduğunu, insanın hem beyni, hem de bütün diğer organlarıyla düşündüğünü dile getirmektedir. (Alexis Carrel)

Bu, gerçekleri dile getiren açıklamaların ışığında onurlu insan yaşamının temel ilkesi olan sevgiyi, hayvanlar dünyasında da görülen ve fakat hiçbir ahlâki değeri olmayan sevgiden ayırmak üzere onun iradi yanı vurgulanırken bilinmesi gereken, aşkın reddi değil, ondan yararlanılmasının zorunluluğudur.

Biçimindeki kesin ve katı deyişler karşısında,

Aşksız sevişme, fuhuşun anasıdır; evlenmeden de, evli olarak da bu böyledir. Sevmediği bir erkeğe o adamın karısı olduğu için bir ödevi yerine getiriyormuşçasına kendini veren bir kadın, benliğini aşağılamakta, o erkekte sözde haklarını sömürmektedir. Aşk güzelliğe dayanan içsel bir şeydir, yasa ile değil, vicdanla gerçekleşen bir hayat fışkırışıdır. (S. Radhak Krishnan)

Sözlerini daha insancıl ve doğru görmek gerekir. Üstelik tutkulu bir aşk konusunda, onun gücünü, öyle ki bu nedenle de yüceliğini dile getiren aşağıdaki deyimler son derece dikkate değer görünmektedir:

Çünkü âşıklar için denilebilir ki,

… O aslında kendi davasının değil, meydana gelmesi gereken üçüncü birinin peşindedir. Ama işte tam da her şeye büyüklük damgasını vuran bu kendinin olmayan şeyi arama durumu, tutkulu sevdaya da yücelik görünümü sunar ve onu edebiyatın değerli, yüce nesnesi kılar. (Schopenhauer)

Çünkü nasıl ki, tür bireyden çok daha önemliyse, sevenlerin mücadele ve çabaları da bize, bunlara direnç gösteren her şeyden çok daha önemli, yüce ve bu nedenle de adil ve haklı görünür. (Schopenhauer)

Bu nedenle, aşk serüveni içermeyen bir drama’ya merak duymak öylesine zordur ve öte yandan, her gün didiklenmesine rağmen bu konu hiçbir zaman aşınmaz. (Schopenhauer)

Buna göre, doğru bir açıklama olarak deyimlenebilir ki, her türlü dürtü ile birlikte cinsel baskılar da, insanı insan yapan yüksek değerlerin gerçekleştirilmesi doğrultusunda sevgi için bir araç olarak kullanılmalı, sevginin güçlenmesini sağlayan zemin, güzellikleri yeşerten bir toprak diye kabul edilmelidir. Çünkü insanın tinsel yanı yüksek değerlerin içeriklerini ancak doğanın araçlarıyla, doğanın, doğal güçlerin aracılığı ile gerçeklik dünyasına aktarabilir. İnsanın bedensel ve psikolojik yanı, Scheler’in deyimi ile yaşam yanı, tin’in dış dünyaya, kendine uygun bir biçim verecek olan eli ve kolu gibidir; onlar olmaksızın hiçbir iş yapmak olanaklı değildir.

Geist (tin) hayatı ideleştirir; fakat Geist’ı – onun en basit bir atkının harekete geçmesi anında, kendisinde yüksek bir kıymet gördüğümüz bir eserin gerçekleştirilmesine kadar harekete getiren ve başarıya gotüren ancak hayattır. (Max Scheler)

İradeyi etkileyen psikolojik bir olay (bir motif) katılmaksızın, daha belirleyici bir anlatımla, nedensellik bağı içersinde psikolojik olaylar dizisi başlamaksızın tinsel hiçbir gereksinmenin (bir < < olması gereken >> in) bedene aktarılması, böylece de bu kez bedenin fizik ve biyolojik nedenselliği ile gerçekleşmesi, dış dünyaya yansıması asla söz konusu olamaz. Bu açıdan bakılınca Goethe’nin Faust’da deyimlediği aşağıdaki sözleri büyük bir anlam taşır:

Buna göre, bedensel ve ruhsal süreçlerin (itkilerin, dürtülerin) kendiliğinden iyi ya da kötü oldukları söylenemez. Onların iyi ya da kötü olmalarını, insanın onları, hizmetine verdiği amaçları belirler. Onlar değerlere uygun olarak da, aykırı olarak da kullanılabilir.

İnsan kendi eğilimlerinin (açlık, kuvvet, cinsiyet ve çoğalma) enerjisi ile aslında aktiviteden yoksun olan, sadece var olan Geist’a (tin’e) gıda sağlar. (Takiyettin Mengüşoğlu)

Demek ki, bedensel ve ruhsal süreçler insan yaşamında tinsel değerleri gerçekleştirmek için birer enerjidir ya da enerji kaynağıdır. Onlardan vazgeçmek, her türlü başarıdan da vazgeçmek anlamına gelir.

Dünyada tutkulu olmaksızın başarılmış hiçbir büyük şey yoktur. (Hegel)

Gerçekten de olan budur, ancak olan budur diye tutkuyu bir değer, bir < < olması gereken >> düzeyine de çıkaramayız, bu konuda aşağıdaki sözlerini doğrulayıp Nıetzsche’ye hak veremeyiz.

Tutkuların vardı bir zamanlar ve onlara kötü diyordun. Fakat şimdi yalnızca erdemlerin var: Bunlar senin tutkularından çıktılar… Sonunda bütün tutkuların erdemlerin oldu, bütün şeytanların ise meleklerin. (F. Nietzsche)

İnsana düşen iş, onlara egemen olup değerler yönünde kullanmaktır; yoksa onları ne yüceltmek ne de önemini yadsıyarak onlara karşı çıkmak, onları yok etmektir.

Kendinden dışarı çıkmak, insanlıktan kaçmak çılgınlıktır; buna gayret edenler melek olacaklarına büsbütün hayvanlaşır, yükselecek yerde alçalırlar. İnsan bilimlerinin en aşağılığı da bence en yukarılarda dolaşanıdır. (Michel de Montaigne)

< < Benlik hırsı arkadaşlık etmese, fazilet pek uzaklara gidemezdi >> (La Rochefoucault)

Şimdi, cinselliğe dayalı aşkı, sonuçta asıl sevgiye ulaşmamızı sağlayan sadece bir araç olarak görünce, aşka dayalı asıl sevgiye, aşk dediğimiz bu güçlü duygudan kaynaklanan sağlam bir ahlâki sevgiye nasıl bir içerik kazandırılacağı sorusu gündeme gelmektedir. Bu, onun ahlâki bir değer olmakla yaşamda nasıl gerçekleştirileceği, bu yolda hangi tutum ve davranışların ona uygun düşeceği, insanın ondan ne beklediği, insanı nasıl mutlu edeceği sorusu, temelini oluşturan tutkulu duygunun insan üzerindeki sürekli ve güçlü etkisinden ötürü, biz insanları her zaman ilgilendirmiş ve ilgilendirecek, güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyecek yaşamsal bir sorudur.

Burada hemen belirtilmelidir ki, insan olarak bir karşı cinse olan sevgiyi, aşk dediğimiz ne mantığı ne ölçüsü olan tutkuyu, başıboş bırakamayız; bu, bizi insan yapan asıl doğamıza aykırıdır; bu, bizim amacımız olamaz.

Aşka dayalı evlilikler, bireyin değil türün çıkarları uğruna gerçekleşirler. Gerçi taraflar kendi mutluluklarını arttırdıklarını sanırlar. Oysa gerçek amaçları kendilerine yabancı bir amaçtır; bu amaç, sadece onların dünyaya getirmesi mümkün olan bir bireyi meydana getirmektir. (Schopenhauer)

Aşk geleceğe bakar hep ve ona yönser, çünkü işi bizim kalımlılığımıza ilişkindir; aşkın özgüllüğü umut etmektir ve ancak umutla sürdürür varlığını. Ve nitekim arzusunun meyve verdiğini görünce aşk, hüzünlenir, çünkü o zaman arzu etmiş olduğunun gerçek amaç olmadığını ve Tanrının bu arzuyu kendisine yalnızca harekete geçmeye isteklendirmek için verdiğini keşfeder; amacının daha ötelerde olduğunu keşfeder ve yaşam boyu zahmetli yolculuğuna koyulur yeniden, düşlerin ve düş kırıklıklarının sürekli çevirimi içinde dönerek. (Miguel de Unamuno)

Var olmamız, varlığımızı sürdürmemiz bedensel yanımızın gelişip tamamlanmasına bağlı olduğu kadar bizi asıl insan yapan tinsel yanımızın gelişmesine, yetkinleşmesine bağlıdır. Bu da ancak, bu yanımızı oluşturan yüksek değerlerin gerçekleştirilmesi ile olur. Burada sevgi, bir değer, bizi her boyutumuzda var eden bir ilke olarak, doğal yanımızdan apayrı bir < < olması gereken >>, kesin bir buyruktur. Bu nedenle kişi olarak bir kimlik kazanmamızı sağlayacak olan ahlâki anlamda sevgi, doğanın hemen her görünümünde gerçekleşen cinselliğe, cinsel sevgiye, bu yoldaki tutkuya feda edilemez. Cinselliğin korkunç gücü ve büyüsünün gerçeği karşısında bize, diğer her itki ve dürtülere karşı olduğu gibi, onunla da mücadele etmek, onu kullanıp aşmak görevi düşer.

Esasen aşktan kıvanç duyulmasının nedeni de onda gizli bir tamamlanma ve yetkinleşme arzusunun bulunmasıdır.

Aşkın geçici olduğu bilinse de, her yeni aşk sonsuz olduğuna inanır. (Güstav Radbruch)
Sözüne böyle bir anlam verilebilir.

İşte doğadaki her varlıktan ayrı olarak tinsel bir varlık olan insan için bu tamamlanma ve yetkinleşme ancak, sevginin tümünü kucakladığı, bir uyuma getirdiği yüksek değerlerle, yaşamda gerçekleştirmek üzere, yalnızca onların hedef alınmasıyla olanaklıdır. Nitekim eski Hint ve yunan felsefesinde sevgi, nereye akacağı belli olmayan, her an yön değiştirebilen bir duygu seli olarak değil, bireylerin birbirlerine yönelik, birbirlerini kendi varlıklarında karşılıklı onayan, geliştiren bir çaba olarak tanımlanır.

Sevgiyi yaşayan, karşısındakinin varlığını tanımak ve onu geliştirip yetkinleştirmekle ancak, kendi varlığını ve gelişmesini sağlayabilir, sevginin buyruğunu yerine getirebilir, onu gerçek anlamda yaşayabilir. Kendisini geliştirecek olan yalnızca yüksek değerler olduğuna göre de, karşısındakinin kişiliğini oluşturan yüksek değerlere dayalı değer yargılarını kendisininkilere katmak sevginin, sevgiyi yaşamanın asıl amacı olacaktır.

Ve aşk her şeyi sevecek denli büyük ve canlı, güçlü ve taşkın olunca, o zaman her şeyi kişileştirir. (Miguel de Unamuno)

Şu halde kişiye yönelik sevgi, cinselliğe dayalı aşkta dahi, insanın bedeninden çok tinsel yanına yöneliktir, öyle olmak gerekir.

Sonsuzu, yalnız içsel yanımızla kavrarız, ancak bu kavrama iledir ki, sonsuza kavuşmayı, sonsuza dek var olmayı isteriz. Aklımızın ürünü olan matematikte sonsuzun işaretine sahip olduğumuz gibi, duygularımızla algıladığımız değerler dünyasında da, özellikle bu dünyada, sonsuzu görür, onun özlemini çekeriz.

İçindeki bu özlemle sonsuzun peşine düşen insan ona ulaşmak üzere yaşam boyu çok boyutlu bir kimlik kazanma, zengin bir kişiliğe ulaşma olanağına kavuşur. Çünkü içsel değerler somut yaşam durumlarında, ömür boyu gerçekleştirebileceğimiz sonsuz sayıda tutum ve davranış biçimlerini içeren çok geniş bir kapsama sahiptir; onlar içi boş denecek kadar soyuttur. Nitekim güzel ve çirkin konusunda < < güzel var, güzelin de güzeli var >> denilebileceği gibi, < < çirkinin de daha çirkini olacağı >> söylenebilir. Bu nedenle bir kimsenin belli bir durumda değerlere uygun, ancak bir ya da belli sayıda bir davranış biçimi ortaya koyabileceği asla söylenemez; değerler içle, zihniyetle ilgilidir, bundan doğru olabilecek pek çok eylem biçimi çıkar. Onların kapsamını bireyin düş gücü ve yaratıcı girişimleri belirler.

Gerçekten iyi bir insanın yapacağı tek bir şey olduğunu iddia etmek, bir şairin belli bir durumda ancak bir şiir yazabileceğini söylemek kadar anlamsız olurdu. (Lindsay)
Bir insan olabilmek, değerler dünyasında gezinip onları somut yaşamında gerçekleştirmeyi gerektirdiğine, ancak böyle yetkin bir insan olunabileceğine göre, Fromm’la birlikte,

Öyleyse doğum, sözcüğünün gündelik anlamıyla, daha geniş kapsamlı doğma eyleminin yalnızca başlangıcıdır. Bireyin yaşamı, baştan sona kendisini yeniden doğurma sürecinden başka bir şey değildir; gerçekten de tam olarak, öldüğümüz zaman doğmamız gerekir; oysa birçok bireyin acıklı alın yazısı doğmadan önce ölmektir. (Erich Fromm)

diyebiliriz. Gerçekten de yaşamında değerleri gerçekleştirmekte geri kalan, değer yaşamını zenginleştirmeyen insan, kişilik kazanmadan ölmüş sayılacaktır ve bu da doğmadan ölme anlamına gelecektir.

Bu noktada bireyin yetkinleşip var olmak için diğer bireylere olan ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Tek başına bir kimsenin kendi kısıtlı yaşamını ve kendine özgü dar kavrayış ve duyumsayış olanağı ile iç dünyasının gereklerini tümüyle yerine getireceği düşünülemez. Bu yoldaki gereksinmelerini ancak, diğer kimselerin iç dünyalarına bağlanmakla, onlarla sevgi bağına girmekle giderebilir.

Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel. (R. Tagore)

Derken Tagore da bu olguya değinerek, yalnızlığın, bir başkasının bedenen yaklaşmasından yoksun kalmaktan çok, karşılıklı iç dünyaların birbirinden uzak kalmasını deyimlediğini, böylece de aşkın, iki insanın asıl içsel yaşamlarını zenginleştirmeye yönelik olduğunu anlatmak istemektedir. Çünkü insanın iç dünyası, bu dünyayı oluşturan değerlerin sonsuz sayıda somut yaşam durumlarını içerecek kapsamda olmalarından ötürü, hiçbir zaman kendi kendini dolduramamakta, her zaman başka iç dünyaların yaşam ve yaşantılarına gereksinme duymakta, bunu bulamadığında ise uçsuz bucaksız yalnızlığı yaşamaktadır. Bu, yetkinleşmekten geri kalmak, daha vurgulayıcı bir anlatımla, doğmadan ölmek demektir.

Anne, yalnız onun neşesini, dost ve sevgili ise onun yalnız tekemmül etmesini istiyordu. (Goethe)

Tümcesinde de deyimlendiği gibi, dost ve sevgilinin iç dünyasının gelişip zenginleşmesini istemesi bundandır. Gerçekte sevginin ahlâki niteliğini kararlayan bu içsel yakınlık ve birleşme duygusu aşka dayalı sevgiyi, giderek bir dostluk duygusuna çevirir.

…bu duygu, çoğu zaman, asıl cinsel sevgi tatmin olmanın ardından sönüp gittikten sonra ortaya çıkan, inanışların, duyuşların ve düşüncelerin uyuşmasına dayalı gerçek dostluk duygusudur. (Schopenhauer)

Aşka dayalı sevginin, ahlâki nitelik kazanması ile ortaya çıkacak bir özelliği de, onun yalnızca belli bir kişiye yönelecek olmasıdır. Böyle bir sevgide bir insanın iç dünyası ile ilişki kurmak, onu bütün yaşam boyunca ortaya çıkacak davranış biçim değişikliklerinde görüp tanımak, bu tanıma ile kendi iç dünyasına katkıda bulunup zenginleşmek, sevgiyi ve yaşamı bütün boyutlarıyla dolu dolu yaşamak, sınırlı yapı ve algılama gücümüzden ötürü, algılama gücümüzden ötürü, ömrümüze sığmayacağından aşkta sevginin yöneleceği kişinin çok sınırlı sayıda olması, öyle ki, tek bir kişiden ibaret bulunması zorunludur; karşılıklı iç dünyaların birleşmesini deyimleyen aşkta, sevgiye ölçü koyup ondan başkalarına pay çıkarmak, bizzat sevginin yok olması sonucunu doğurur.

Bütün bu açıklamalardan sonra demek oluyor ki, sevgide cinsellik sadece çok güçlü bir motif olmakla karşımızdakine derinden bağlanıp yaklaşmamıza, böylece onun derinliğini, başkalığını anlamamıza olanak sağlamaktadır; kısacası, cinsellik, cinsel arzuların doyurulması çabası, anlamını sevgi değerinden almaktadır.

Öyle ki, duygularda derin etkiler yapan büyük acıyı, gerçek sevgiye temel alan Unamuno, cinsel aşkın eşlerin ruhlarını ayrı tuttuğunu bildirdikten sonra, acıya dayalı tinsel sevginin, tam tersine, ruhları birleştirip cinselliği ortadan kaldırdığını söyler:

Vücutlarını birleştiren aynı etki, bir anlamda ruhlarını ayırır onların; sarmaş dolaş olurlarken, birbirlerini sevdikleri kadar nefret ederler birbirlerinden ve özellikle birbirleriyle çatışırlar, üçüncü bir can için çatışırlar, henüz canlı olmayan. Sevişme bir çatışmadır ve dişisi ile birleşmesinde erkeği kötü davranan hayvan türleri vardır, başka hayvan türleri de vardır ki, dişi erkeği tarafından döllendikten sonra erkeğini yer… İnsan toplumunun hayvansal kökeni olan tüm duygularıyla bedenin tümünün bu sevisinden tinsel ve hüzün veren aşk doğar.

Vedat tarafından yayınlandı

Ne varsa bloğumda var!

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir