Osmanlı Temalı Fransız Reklam Kartları

19.yüzyılda Fransızlar, birtakım gıda ürünlerinin üzerine Osmanlı’yı konu alan reklam kartları iliştiriyordu. Kendilerinde bulanan kral, kraliçe ve prensler bilindikti. Tanıdık gelen bu kültür dikkat çekmemeye başlamıştı. Onlar da Osmanlı’nın merak edilen ve bilene de hayranlık veren kültürünü konu aldılar.

Bir zamanlar Fransa’da kullanılan bu reklam kartları çeşitli gıda ürünleri (hazır çorba, konserve, çikolata vs) ile birlikte veriliyordu. Kartlar ayrıca hediye çekilişlerinde de kullanılmaktaydı. Hediye dağıtan ve ayrıca mağazaların reklamlarını alan bu kartlarda, Osmanlı teması kullanılıyordu. Harem kızları, fesli çocuklar, Osmanlı’nın kültürü, günlük yaşamı, saray hayatı başta olmak üzere yansıtılan çizimlerin bulunduğu kartlar bir nevi kültür kitabı görevini de üstlenmişti. Kültür kitabının yanı sıra çocuklar için altı, yedi bölümlük macera serileri de vardı. Kartlarda resimlerin yanında ve arkasında hikayeler yazıyordu. Hem yetişkinlere hem de çocuklara özel olarak hazırlanan Osmanlı kültürünün hakim olduğu koleksiyon kartlarını biriktirerek büyük mağaza çekilişlerine katılabiliyor veya koleksiyon bitimi sonrası vaat edilen hediyenin sahibi olunabiliyordu.

Sadece çikolata değil, kravat, ilaç, çekiç gibi her çeşit ürün bu kartlarla tanıtılıyor ve satışı yapan mağazanın reklamı veriliyordu. Bazen de propaganda amacı ile hazırlanarak kartların üzerinde tarih ve siyasi olaylar anlatılıyordu.

İşte o reklam kartlarından bazıları:

Alttaki kromolitografi örneğinde de görüldüğü üzere Osmanlı’yı hissettiren her türlü detaya yer verilmiştir. Pencere ardında yaşayan renkli ve şark tarzı ile giyinmiş harem kadınları, zenci harem ağası, başı fesli erkek çocukları, egzotizmi vurgulayan ceylan yavrusu ve papağan…

Kısacası her türlü detaya önem verilerek hazırlanan bu kartlar üzerinden bir dönemler Fransa’da her türlü reklam akılda kalıcı oluyordu.

Osmanlı Temalı Fransız Reklam Kartları

Altay Dağları’nın Silahçısı Türkler

Altay Dağları’nın Silahçısı Türkler

Veylerin kendilerine karşı sürdürdükleri saldırılar sonucunda yenik düşen Juan-Juanlar(Avarlar), yeniden bağımsızlıklarını elde etmek için Tölöslerin sürekli düzenlediklere saldırılara karşı koymak zorunda kalıyorlardı. Tölöslerin bu yılmayan saldırı isteklerine karşı Juan-Juanlar artık dayanmakta zorluk çekiyorlardı. Tölösler, komşularından Avarlara dair düzenledikleri isyankar saldırılar için yardım istiyorlardı. Tölöslerin bu saldırı planından haberdar olan bir Altaylı bunu Juan-Juanlar’a ihbar eder ve ayaklanma başlamadan bastırılır. Daha sonra Altaylarda Avar hakimiyeti kendini gösterir. Fakat o güne kadar adını sadece Çin kaynaklarından öğrendiğimiz Tu-kiu’yu(Tu-küe)  tanımaya başlıyoruz. Jean-Paul Roux, bu durum için şöyle diyor: “ Bu adın içinde ya tekil olan Türk ya da büyük olasılıkla çoğulu olan Türük kelimesi gizlidir.” Bu sanmalara son sözü sogdca yazılmış olan bir yazıt “Trwk” olarak koyar. Türk ya da Türük olarak yazılan büyük yazıtlar keşfedilir. Türk kelimesi “güçlü” ya da “güçlüler” anlamına gelmektedir. Roux’a göre bu ifade kavime ya da boya ilişkin bir kimlikten dolayı değil de siyasal bir örgütlenmeden kaynaklanmaktadır. Tüm dünyada büyük sükse ile yankılanacak olan “Türk” ismi müthiş bir damga vurmuştur.

Bumin Kağan, Çinlilerin “tu-men” olarak tanıdığı Türk kağanı Tu-kiu’lerin lideri, Juan-Juanlar’ın(Çinliler “uğuldayan böcekler”  olarak bu adı vermiştir) kağanına yapmış olduğu hizmetin farkındadır ve bu hizmetinin karşılığı olarak kağanın kızlarından biri ile evlenmeyi istemiştir. Juan-Juanlar’ın(Avar)kağanı bu istek karşısında öfkelenmiştir ve Bumin Kağan’a “Sizler Altay Dağları’nda bizim silahlarımızı imal eden demirci kölelerimiz değil misiniz?” diyerek bu teklifi reddeder. Bumin, bu cevaba karşı hiddetlenir ve “köle” olmadığını ispata girişir. Elçilerinden birini Vey hanedanından bir prensesi istemek üzere Çin’e gönderir. Çin sarayına kabul edilen elçinin isteği kabul görür. Vey ve Avar prensesini eş değer gören Bumin Kağan, Çinli prenses ile evlenir. Çin imparatorluğundan da yardım alan kağan, “İmparator Damadı” olarak anılır. Bumin’in hıncı artık engellenemez bir hale gelir ve Juan-Juanlara başkaldırır. İlk karşılaşmada Juan-Juanlara karşı zafer elde eden Bumin güçlenir. Juan-Juan kağanı ise “demirci kölelere” yenilmesinden kısa süre sonra üzüntüsünden ölür.

Altay Dağları’nın silah imalatçısı demirci köleleri artık gücünün öfkesi ile adından söz ettirmektedir.

Türk Milliyetçiliğinin Babası Ziya Gökalp

Türk Milliyetçiliğinin Babası Ziya Gökalp

“Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin Namık Kemal, fikirlerimin Ziya Gökalp’tır.”

Mustafa Kemal Atatürk

Türk milliyetçiliğinin fikir babası olarak bilinen Ziya Gökalp, aslen Suriye Türkmenlerindendir. Türkçülüğün fikir babası olarak da değer gören ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekilliği yapan Gökalp; yazar, şair, toplumbilimcidir. Eserleri arasında Türkçülüğün Esasları, Türk Medeniyeti Tarihi, Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak, Türk Töresi, Kızıl Elma, Altın Işık ve Yeni Hayat en fazla bilinenler arasındadır.

Türkçüğün Esasları adlı eseri ile Türk kültür ve geleneğinden, Türk diline, ulusal bilinci güçlendirmeye, ulusal dayanışmayı güçlendirmeye, sanatta Türk ve dünya tarihindeki yerimize, ahlakta Türkçülüğe, hukukta, dinde, felsefede, siyasette ve ekonomide Türkçülüğe kadar her alanda fikirlerini belirterek, gelecek neslin nasıl doğru hareketler ile kendini ve milletini geliştirebileceğinden bahsetmiştir. Ziya Gökalp, yalnızca yetişkin Türk gençliği için eserler vermemiştir. Türk çocuklarına milli birlik duygusu veren, tarihinden, folklorundan öğretiler de sunan çocuk şiirleri de yazmıştır. Altın Işık, Yeni Hayat ve Kızıl Elma şiirlerinin toplandığı eserlerdir. Gerek makaleleri olsun, gerekse şiirleri veya masalları olsun daima gençlere milli ve ferdi ahlakı telkin etmek; fikri kıymet taşıyan gençlere yeteneklerine göre iş bulmak; gençleri devlet adamı, öğretmen gibi milletine ve vatanına yararlı olacak şekilde hazırlamıştır. Meclis-i Mebusan’da da bu sebeple bulunmuş ve hizmet etmiştir.

Ziya Gökalp’ın Türkçülük üzerine söyleşilerinden ve dönemin önde gelen fikir babaları arasında yer almasından haz etmeyenler de vardı. Malta’da sürgünde olduğu yıllarda kendisini ikinci cumhuriyetçi olarak nitelendiren Ali Kemal’in bir Fransız gazetesinde Gökalpi için dediği “’Ziya Kürt`tür’  yazısı ile ‘Kürt olduğu halde Türkçülüğe hizmetle kendi milletine ihanet ettiğini…’”  sözlerindeki ithamları görmüştür. İstanbul`un işgalinden sonra, Malta`da sürgünde olan Ziya Gökalp, “Ali Kemal’e” başlığı ile bir şiir yayınlamıştır. İşte o cevap şiirinin günümüzde her Türkçü tarafından bilinen son dörtlüğü:

“Türklük hem mefkûrem, hem de kanımdır:

Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!

Türklük hâdimine “Türk değil!” diyen,

Soyca Türk olsa da “piçtir! Türk değil!”

Vefatının 92.yılında Türkçülüğün fikir babası olan Ziya Gökalp’ı rahmet ve minnet ile yad ediyoruz.

“Olamaz Türk’e Baş Türk’üm Demeyen!”

Ziya Gökalp

Bu çeriler ile Siganfu Sarayı'ndan Vey Irmağı'na kadar korku salacakken Bağcılar'da uğraştığımız şeye bak. (Ben kötü çıkmış olabilirim ama yanımdakiler en iyi çerilerim)

Bu fotoğraf Vedat Osman Korkut’un Instagram profilinden paylaşıldı. Takip etmek için: http://instagram.com/vedatosmankorkut

Bu çeriler ile Siganfu Sarayı'ndan Vey Irmağı'na kadar korku salacakken Bağcılar'da uğraştığımız şeye bak. (Ben kötü çıkmış olabilirim ama yanımdakiler en iyi çerilerim)
Bu çeriler ile Siganfu Sarayı'ndan Vey Irmağı'na kadar korku salacakken Bağcılar'da uğraştığımız şeye bak. (Ben kötü çıkmış olabilirim ama yanımdakiler en iyi çerilerim)

Kürk Mantolu Madonna Popülaritenin Fecaatidir

Hayatını silik bir portre olarak sürdüren Raif’in gençlik yıllarındaki sakinliğini tutkulu aşkı ile giderdiği bir romandır; Kürk Mantolu Madonna. Kendinizi kitabın sayfalarını çevirdikçe öyle bir aşk hikayesi içerisinde bulursunuz ki bir adamın bedenen yaşamadığını, ruhen yaşadığını fark edersiniz. Maria Puder’e duyulan sonsuz ve arzulu aşkın bir sanat galerisindeki tabloya bakarak başladığını unutur ve Raif ile Kürk Mantolu Madonna’nın aşkı sevdiren, sevdirirken de sık sık sorgulatan aşkının romantizminde savrulursunuz. Bir gece vaktinin soğukluğu ile hayatın onu savurmasına izin veren kadının, önceleri sakin bulduğu adamın o sakinliğine vurulmasındaki çaresizliği ile siz de üşürsünüz.

Her aşk romanında olduğu gibi tabii ki bu romanda da duygular, ruhu okşayan sözler, abartılı hisler olacaktır. Peki, bu romanı bu ülke genelinde dillere destan hal alan Kürk Mantolu Madonna’nın popülaritesi nereden geliyor? Edebiyatımıza yön veren onlarca başyapıt vardır ki her biri kendi başına bir yıldız, kendi başına bir güneş olarak yol gösterip, dünyamız aydınlatabilir. Nedir bu Kürk Mantolu Madonna’da ki sır? Okuyucu kitlesinin ideolojisi mi? Kitabın basımının yapıldığı yayınevi mi? İyi bir kitap reklamı mı? Vazgeçilmez karakterleri mi? Bilindik hüsran ile sonuçlanan aşk hikayesi mi? Akıcı bir anlatım kullanılması mı? Okuyucuların –nedendir bilinmez- kapak tasarımlarına duydukları hayranlık mı? Ki bu kapak tasarımı duyulacak bir hayranlığı da beraberinde getiremeyecek kadar basit ve estetikten yoksundur. Nedir? Bu kitabın popülaritesi nedendir? 1940’lı yıllardan günümüze değin gelen ve son yılların en çok satanlar listesinde başı çeken bu kitabın sırrı nedir? Sosyal medya hesaplarının olmazsa olmazı, hemen hemen her gencin kişisel sayfasında bir fincan kahve, bir fincan çay, aromalı içecekler yanında makaronları, cookie lezzetleri ile fotoğraf sunduğu bu kitap, insana ne katıyor? İki bin onlu yılların baş belası sosyal medyası ile daha da gündeme gelen, edebiyattan anlayanının da anlamayanının da okuduğu, okumasa da okuyorum rolü yaptığı Kürk Mantolu Madonna, popülaritenin fecaati olmuştur.

Kitabı okudum diyenlerin dahi okumadığını gösteren televizyon programlarında, dünya starı şarkıcı Madonna’nın hayatının anlatıldığı sanılan, sanılmakla kalmayıp bir de üstüne basa basa söylediği sözün devamını getirenlerin dilinde heba olan aşk hikayesinin, bu gereksiz popüler haline bir son verilmesini beklediğimiz günlerde Raif Efendi’nin ve Maria Puder’in hikayesi hız kesmeden devam edeceğe benziyor.

Popülaritenin fecaati kimin umurunda? Bizim umurumuzdadır.

Esenlikler.

Türk Diyarında Türk’ten Neden Korkulur?

Türk Diyarında Türk’ten Neden Korkulur?

Türkiye, Türklerin diyarı olan kutlu topraklara verilen isim. Selçuklu döneminden kısa bir süre önce bu ad ile başka milletlerin kaynaklarında anılan Türkiye, bugünlerde yabancı medyada gücünü kaybetmiş gibi aksettiriliyor. Türk’ün devleti gücünü kaybetmez. İçeride ekmek yedirip, su içirdiğimiz hainlerin bizi tahrip etmesine rağmen, hala milli birliği bozulmayan bu altın ırkın diyarında güç kaybedilmez! Her ne sebeple olur ise olsun parçalanmayan, birlik olan milletin gücünden dolayı Türk diyarında, Türk’ten korkulur.

Türk, baş kaldırır da “dur!” der ise, durdurur. Gözlerimizde perde var idi, şanlı askerimizin kanını görerek açtık. Gözümüzü kapatmışlardı, milli benliğimizi bilerek açtık. Bir tomurcuk gül idik, katmer katmer heybetimizle açtık.

Biz gücümüzü toplar iken etrafa Türklük dehşeti saçıyoruz. Saçı saçmak bizde atadan beri vardır. Tanrı’ya armağanımızdır. Kutsalımıza binlerce yıl önce içeceğimizi sunduk, binlerce yıldır da kanımızı sunuyoruz. Bu ülkede bayrak gibi kutsal bildiklerimizden olan bayrak için can veren şehitlerimiz için öfkemiz her yanı sarıyor. Öfkemizin gücünden dolayı, devlete bağlılığımızdan dolayı Türk diyarında, Türk’ten korkulur.

Ülke içerisinde yaşamasına hak verdiğimiz, hak vermekle kalmayıp bir de bu ülkede hak iddia edip de, acunun neresinde giderse gitsin, dönüp geleceği bir evinin olmasına imkan verdiğimiz hainleri vatandaş bilip, kimlik edindiriyoruz. Türkiye vatandaşlığı kimliği ile dünyada kendisini Türk diye tanıtıp, bir yer edinen varlıklar, ülke sınırları içerisinde devletin onlara bakmadığını iddia ederek, türlü kötülükler ve kanı bozuklukla bize hinlik düşünmektedir. İplikleri pazara çıkınca akla gelmeyen garibanlık edebiyatıyla, gereksiz konularda gösterdikleri duyarlılıkla, aslı olmayan suçlamalarla ve iftiralarla ülkede Türkler ve Türk olmayanlar arasında bir ayrımcılık olduğunu ileri sürmektedirler. Bu kutlu ırkın topraklarında bir ayrımcılık olsa idi eşitlik sağlayan vatandaşlık kimlikleri mi olurdu? Eşitliğin daniskası olan eğitim kurumlarında çocuklar birlikte mi okurdu? Yetişkinler birlikte mi çalışırdı? Şehirler, caddeler, sokaklar birlikte mi kullanılırdı? Hepsini geçelim, bu nankörlere dünyadaki varlıklarını iddia edebilmeleri için kimlik mi verilirdi? Asla bir Türk’te bulunan asilliğe sahip değiller. Yaşadığı ülkeye hainlik edenler, nefes aldıkları toprakların hakimi olan devleti beğenmiyor ise kimliklerini devlete verip, ülkeden çıkıp gitsinler. Yapamazlar! Neden mi yapamazlar? Bu beğenmedikleri devletten başka sahiplenenleri olmaz. Ülke sınırlarından çıktıkları anda toz ederler. Zerresi her bir yana dağılmış, ne olduğunu bilmeyen çamurun kurumuş tozu olurlar.

Çamuru kurutacak, toz edeceğiz! Tozu, öfkemizin rüzgarı ile üfürecek, yok edeceğiz!